Sık Kullanılanlara Ekle |  Reklam  |  İletişim
  Röportaj 
  Basın özgürlüğü önündeki asıl engel patron baskısıdır
Basın özgürlüğü önündeki asıl engel patron baskısıdır
 
   

      10 Ocak 1961… Gazetecilerin çalışma haklarında önemli iyileştirmeler getiren 212 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesi üzerine, 9 gazete sahibi, yasayı protesto etmek için 3 gün boyunca gazeteleri yayımlamama kararı aldılar. Ancak gazeteciler de, bu ‘protestoyu protesto etmek’ için önce 10 Ocak 1961 günü yürüyüş yaptılar. Ardından da 11–12–13 Ocak 1961 tarihlerinde kendi gazetelerini yayımladılar.

      O gazeteciler arasındaki Mete Akyol, 12 Ocak 1961 tarihli Öncü Gazetesi’nde olayı, “İstanbul’da dokuz gazetenin patronları üç gün gazetelerini basmayacaklar. Hiç kimse de kendilerine "Basın" demiyor.” fıkrasıyla hicvedecekti…

      Bütün Dünya Genel Yayın Yönetmeni Mete Akyol ile gazeteciliğin ‘o gününü’ ve ‘bu gününü’ konuştuk…


      . Gazeteciliğe nasıl ve ne zaman başladınız?

      İlkokul üçüncü sınıfta okuduğum yıl, eli resim yapmaya yatkın bir sınıf arkadaşımla Ordu Gazi İlkokulu’nun ilk duvar gazetesini çıkardık. Cumartesi ve Pazar günleri ikimizden birinin evinde buluşur, gazetemizi hazırlardık. Gazetemizin adı “Okul Sesi” idi. Ben yazılarını yazardım, arkadaşım resimlerini çizer, çeşitli renk ve desenlerle haberlerin başlıklarını oluştururdu.
      Her Pazartesi sabahı gazetemizi okulun giriş koridorunun duvarına asardık; ilk gün baştan sonra kadar okur, öteki günlerde ise gider, gelir, hayran hayran seyrederdik. Ortaokulu okuduğum Talas Amerikan Ortaokulu’nda, “Talas” adlı bir haftalık gazete bir vardı. Bir A4 boyunda kağıda teksir aygıtıyla basılan “tek yapraklı, iki sayfalı” bir gazeteydi.
      Hazırlık sınıfında beni gazetenin hazırlandığı odaya bile yaklaştırmadılar ama, son iki yılımda gazeteyi dört arkadaşımla ben çıkarıyordum. Yaz tatilimde Amerikan dergilerinden ilginç haberler çeviriyordum ve bunlar, Ordu’nun köklü gazetesi “Gürses”te, “Çeviren: Mete Akyol” imzasıyla yayımlanıyordu.
      Lise öğrenimimi yaptığım Tarsus Amerikan Amerikan Koleji’nde “tek yapraklı, iki sayfalı” bile bir gazete yoktu. Üç arkadaşımın yardımıyla dört yıl süreyle her hafta Pazartesi sabahları, hem de “dört yapraklı, sekiz sayfalı” bir okul gazetesi çıkardım. Sayfalarımız yine A4 boyutundaydı ama, adımızla, dünyanın önde gelen gazeteleri The New York Times, The London Times ya da The Los Angeles Times’la aynı kulvarda koşuyorduk. “The College Times” idi adımız.
      O yıllarda, lise üçüncü sınıftayken, Hürriyet gazetesinin Tarsus muhabiri oldum. İki yıl hem öğrencilik, hem muhabirlik görevi yaptım. Lise son sınıfta olduğum yıl, 1955’te, Hürriyet’te ilk imzalı röportajım yayımlandı. Gününü bile söyleyebilirim. 22 Ocak.
      Ankara’da yaz tatillerimde Ulus gazetesinin çocuk sayfası için öyküler çeviriyordum, haftalık Pazar Postası gazetesine de başta Hemingway olmak üzere, Amerikalı yazarlarından öyküler çeviriyordum.
      Ankara’da üniversite yıllarımın başında Dünya gazetesinde foto muhabirliği yaptım, üniversitenin son sınıfında, 1959 yılında, Milliyet’in Ankara Bürosu’nda çalışmaya başladım.
      Bana sorduğunuz soruyu şimdi ben size sorayım:
      “Siz söyleyin: Ben ne zaman başlamışım gazeteciliğe?”

      . Mesleğinde 62 yılı geride bırakmış ve halen sürdüren bir usta gazeteci olarak, ‘Gazetecilik nedir’ sorusuna nasıl yanıt verirsiniz?

      Gazetecilik, bilmeyene öğretmek açısından öğretmenliktir; vatandaş hakkını savunmak açısından savcılıktır; haklı olanın hakkını korumak açısından yargıçlıktır; bir derdini duyurmak isteyenin konuşan ağzı olmaktır, bir başka kişinin duyan kulağı, gören gözü olmaktır.

      GAZETECİLİKTE TEK ALTIN İLKE…
      . Hiç ‘Bu iş acaba bana göre mi’ diye sorguladığınız, vazgeçmeyi düşündüğünüz anlar oldu mu?

      Tam tersi... Mesleğimi yaparken her zaman, “Tam da bana göre iş” demişimdir hep.

      . Meslek yaşamınızda sanıyorum pek çok unutamadığınız an biriktirdiniz. Bunların ilk sırasında hangisi geliyor?

      On gazeteci arkadaşımla birlikte Kıbrıs’ta, savaş sırasında tutsak alınma anımızı yıllarda unutmadım. İtiraf edeyim, unutmak da istemedim. Bir de, Celal Bayar’ı evinde beklediği akşam İsmet İnönü’nün sarılıp, beni göğsüne bastırması olayını hiç unutmadım, unutmak da istemedim.

      . Fiziki ya da yazınsal anlamda, hiç riskli alanlara girdiğiniz ve bundan ötürü korktuğunuz oldu mu?

      Yaşamımın tehlikeye girdiği çok anlarım oldu. Korktum mu? Elbette korktum. İnsanım çünkü. Akıl sağlığı yerinde olan her insan gibi, yaşamsal bir tehlikeyle karşılaştığımda, elbette korktum.



      . Gazetecilikte altın ilkeler nelerdir? Bir gazetecinin başarılı olması için bu ilkelere uyması tek başına yeterli midir?

      Gazetecilikte tek altın ilke vardır: Kendini kullandırmamak. Bu ilkeyi koruyan bir gazeteci, yalnızca mesleksel onuruna değil, kişisel onuruna da toz kondurmaz.

      . Gazetecinin en büyük ödülü nedir?

      Bir gazeteciye verilebilecek en büyük ödül, yeni bir görevdir.

      GAZETECİLİKTE HEM GELİŞME HEM YOZLAŞMA OLDU
      . Gazeteciliğin zaman içerisinde değişime uğradığını düşünüyor musunuz? Üniversite eğitiminizden sonraki ilk yıllarınızdaki gazetecilik yaşamıyla, bugünkü arasında nasıl farklar görüyorsunuz?

      Değişime uğramak, hemen her alanda olduğu gibi, gazetecilikte de iki yönlü oldu. Değişim hem yozlaşmak, hem gelişme açılarından oldu. Gelişme de iki ayrı alanda gösterdi kendini. Beyinsel gelişme ve teknik gelişme. Tek kişinin, tek parmakla, tek düğmeye basmasıyla yarım saatte yüz bin baskı yapabilecek denli gelişmiş baskı makinelerine de sahibiz, “bir baltaya sap olamadığı için” gazeteci olan kişilerin yerlerini alan yabancı dil bilen, dünya olaylarını o ülkelerin yazarlarının kalemlerinden izleyebilen ve buzdağının su altındaki bölümünü de görebilen gazetecilere de sahibiz.
      Hemen her meslekte ya da alanda olduğu gibi, gazetecilikte de değişimin öteki yönü yozlaşmaktır. Yozlaşmak ise, her alanda ve her meslekte tek yönlüdür. Ve ayrıca, bulaşıcı hastalık gibidir; bir alandan ötekine bulaşır. Gazetecilikteki yozlaşmanın, öteki alanlardaki yozlaşmadan ne ileri giden, ne geri kalan yanı vardır.

      . Size ‘Artık bu işin artık tadı kaçtı’ dedirten bir olay oldu mu?

      “Truva atı”, girdiği ve içinin boşaltıldığı her alanda, doğası gereği, o alanın tadını da, tuzunu da kaçırır. Size bu soruyu sordurtan neden de, bu tatsız tuzsuzluğa sizin de tanık olmanızdır. Kişiye, “Artık bu işin tadı da tuzu da kaçtı” dedirten bir olayın olup olmadığını sorunuza yanıtım, “Bir olay mı?” diyerek size hayretimi bildirmemdir. Hepimize bu sözü söyletecek yalnızca bir değil, o denli çok olay var ki her yerde…

      BUGÜN GAZETECİ OLMAK ZOR İŞ
      . AB İlerleme Raporu’nda yer aldığı gibi, Türkiye’de basın özgürlüğü uygulamada kısıtlanıyor mu? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

      Yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada basın özgürlüğünün önündeki en büyük engel, devletin yasalarından da önce, gazete sahiplerinin tutum ve davranışlarıdır. Bu tutum ve davranışların sertliği, gazete sahiplerinin sahip oldukları öteki işlerindeki karlarının yüksekliğiyle düz orantılıdır.
      Siyasal kısıtlamalar, bu engellerin yanında pek büyük bir önem taşımıyor.

      . Son günlerde üzerinde çok konuşulan bir kavram ortaya atıldı: Misyon gazeteciliği… Misyon gazeteciliği nedir ve yeni bir şey midir? Yoksa geçmişte de örnekleri var mıdır? Ve misyon gazeteciliği, gazetecilik etiğiyle bağdaşır mı?

      Misyon sözcüğünün anlamı “yerine getirilmesi gereken görev” olduğuna göre, gazetecilik elbette bir “misyon” mesleğidir. Burada önemli olan, “misyon”un niteliğidir. Her vatandaşına eşit eğitim hakkı verebilmek, sağlık hizmeti sağlayabilmek, ulusal gelirin hakça paylaşımını sağlayabilmek misyonlarının yeterince yerine getirilemediği ülkelerde “misyon gazeteciliği”, ulusal ve insansal bir görev niteliği kazanır. Ki “misyon”un böylesi, gazetecilik etiğinin de ötesinde, duyarlı insan olabilme, sorumlu yurttaş olabilme etiğidir.

      . Bugünün Türkiye’sinde gazetecilik yapmak zor mu?

      “Bugünün ahval ve şeraiti” içinde gazetecilik yapmak, elbette zor bir iştir ama... İçinde bulunduğu bu ahval ve şeraite karşın görevini sonuna değin yapabilmek, sorumluluk duygusu taşıyan her gazetecinin “birinci vazifesidir”.

      . Yine yeni yılın getirdiği ilk gündem konularından birisi, bazı yazar, gazeteci ve sanatçıların Başbakan Adnan Menderes’e mektup yazarak maddi destek talebinde bulunduklarının ortaya konulması oldu. Siz bu konuda ne söylersiniz, gazeteci ya da yazar siyasetçilerden, devlet adamlarından maddi destek isteyebilir mi?

      Elbette hayır. Bu haberi ben de okudum ama... Okumamış olmayı kabul etmek istiyorum.



      HABERAL, ÖRNEK BİR AYDIN
      . Bugün halen basın sözcülüğü görevini yürüttüğünüz, Zonguldak’ın tutsak milletvekili Prof. Dr. Mehmet Haberal’ı da aslında, bilimadamı, eğitimci, siyasetçi, akademisyen ve cerrah kimliğinin yanı sıra, bir yönüyle de Başkent Üniversitesi’yle birlikte Bütün Dünya ve Kanal B’nin kurulmasındaki öncülüğüyle bir basın mensubu olarak da kabul edemez miyiz? Diğer yandan da, içerisinde bulunduğu koşulların zorunlu kılması nedeniyle hazırladığı 3 kitabıyla, bir yazar kimliği de kazanmış olmuyor mu?

      Sayın Haberal’ın bu ülkeye ve bu ülke insanına olduğu denli, tüm dünyaya ve tüm insanlığa yaptığı hizmetler, gazetecileri de kendisine hayran bırakacak üstün değerdedir. Gazeteciler keşke, onun hizmetlerinin yarısının da yarısını bile yapabilselerdi, övünebilecekleri daha anlamlı başarıların sahipleri olabilirlerdi.
      Cezaevindeki haksızlıkları ve yanlışlıkları özellikle Türk kamuoyunun gözleri önüne serdiği kitaplarıyla Sayın Haberal, bu çalışmalarıyla bir “yazar” kimliğinden önce, yaşamı boyunca cesaretle yerine getirdiği “görevini yerine getirmekten korkmayan sorumlu bir aydın” kimliğini, içinde bulundurulduğu çok çok zor altında bile gözlerini kırpmaksızın bir cesaretle yerine getirebildiğini bir kez daha kanıtlamıştır.
      Bu çalışmalarıyla Sayın Haberal, “otorite” karşısında Hipokrat yemininin namusunu unutan kimi meslektaşlarına da, “otorite” altında seslerini yitiren kimi aydınlara da, “günü geldiğinde örnek alabilecekleri” bir örnek aydın varlığı oluşturmuştur.

      . Çağdaş Gazeteciler Derneği de, geçtiğimiz yıl Sayın Haberal’a onur ödülü vermişti. Sayın Haberal, bu ödülü öğrendiğinde neler hissettiğini sizinle paylaştı mı?

      Bir küçük hareket bile, zaman olur, sözcüklerden daha yüksek sesle anlatır kişinin duygularını.
      Sözünü ettiğiniz onur ödülünün haberini duyunca, kendisinin ne denli onur duyduğunu anlatmaya yüzündeki ifade yeterli olmuştu. “Dört duvar arasında dört yıl”, hiç de bir kalemde geçilecek sıradan bir olay değildir. Böyle bir ortamda dışardakiler tarafından anımsanıyor olması, o dört duvar arasında dört yıl geçiren kişiye “unutulmadığının” kanıtı bir belge değerindedir de.

      NE BALBAY, NE ÖZKAN, NE DE ÖZL܅ I-IIH... HİÇBİRİ “ISLAH OLMAMIŞ!”
      . Silivri’de izlediğiniz davalarda, meslektaşlarınız da yargılanıyor. Orada mesleki açıdan nelere tanık oldunuz?

      Cezaevleri, “ıslah edilmeleri gerekli” kişilerin “ıslah” edilip, çıktıklarında “ıslah” edilmiş kişiler olarak topluma kazandırılmaya çalışıldıkları eğitim kurumlarıdır, bir bakıma.
      Duruşmalarda bir Mustafa Balbay’a bakıyorum, bir Tuncay Özkan’a bakıyorum, bir Hikmet Çiçek’e, bir Turan Özlü’ye, bakıyorum ve... I-ııh... Hiç umut yok. Hiçbiri “ıslah olmamış.” Hatta, daha da “yaramazlık” yapar duruma gelmişler.
      Boşuna geçmiş içerdeki koskoca dört yılları...

      . Bugün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü… Son olarak, soru olmadan söylemek istediklerinizi rica ediyorum…

      10 Ocak 1961 tarihi, yalnızca Çalışan Gazeteciler’in değil, onların eşlerinin, çocuklarının, özetle bakmakla yükümlü oldukları tüm kişilerin de bir bayram günü idi. Çünkü 10 Ocak, tümümüzün yaşamlarımızı yasal bir güvene dayayabileceğimiz ve yasal bir güvence altına alabileceğimiz 212 sayılı yasanın kabul edildiği gündü.
İstanbul’da yayımlanan Türkiye’nin 9 büyük gazetesinin sahipleri, bu yasaya karşı olduklarını belirtmek için o gün, gazetelerini üç gün süreyle yayımlamama kararı aldılar ve inanır mısınız, bu kararlarını uyguladılar da...
      İstanbul’un Dünya’sı da, Vatan’ı da, Cumhuriyet’i, Hürriyet’i, Milliyet’i, Yeni Sabah’ı da yayımlarını durdurunca, bu gazetelerin yazarları yazılarını Ankara’daki Öncü gazetesine gönderdiler, orada yayımlanmasını sağladılar.
      İşte ilk kez o gün kaçtı, 10 Ocak Gazeteciler Bayramı’nın tadı.
      Daha sonraki yıllarda yasa bir sağından kırpıldı, bir solundan kırpıldı ve... 10 Ocak bayramlığını yitirdi, “Gazeteciler Günü” kimliğiyle tek başına yalnız kalıverdi, elinden bayramlığı alınmış bir öksüz çocuk örneği...
(Sabriye AŞIR) Bu haber 704 kez görüntülenmiştir.
 
 
Yorumlarınız
 
IP   54.237.183.249  
Ad Soyad*
Yorum*
Güvenlik Kodu:
Güvenlik Kodu  
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.  
 
 Günün Diğer Gelişmeleri
31 Ağustos 2020
Zonguldak’ta seyir halindeki kamyonetin freni boşaldı. Freni boşalan kamyon park halindeki araçlara ..
29 Ağustos 2020
İş insanı, heykeltıraş Mehmet Gazioğlu, kentin simgesi olan sarı ve yeşil renklerde 2 çelik heykeli,..
28 Ağustos 2020
Kdz. Ereğli Belediye Başkanı Halil Posbıyık 30 Ağustos Zafer Bayramı nedeniyle şu kutlama mesajını y..
28 Ağustos 2020
Kdz. Ereğli Belediyesi’nin sağlıklı tarımı desteklemek, yerel tohumu korumak, çoğaltmak, halka dağıt..
26 Ağustos 2020
Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde kurulma çalışmaları başlatılan Bülent Ecevit Üniversitesi Karadeniz Er..
25 Ağustos 2020
Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde köpeği ile birlikte uçurumda mahsur kalan kişi, itfaiye ekiplerinin ya..





 
Anasayfa | S�k Kullan�lanlara Ekle | Yay�n �lkeleri | K�nye | Reklam | Facebook | Twitter | �leti�im
ereglibulteni © 2012-2019 Tüm Hakları Saklıdır