Sık Kullanılanlara Ekle |  Reklam  |  İletişim
  Röportaj 
  En büyük eksiklik kültür politikası
En büyük eksiklik kültür politikası
 
   

ZERÇEV organizasyonu ile Ereğli’ye gelen şair, gazeteci, araştırmacı Sunay Akın,
Erdemir Kültür Merkezi’nde, tek kişilik gösterisi ile izleyicilerle buluştu.
Gösteri öncesinde, çayını yudumlarken yakaladığımız Sunay Akın’a sorularımızı yönelttik.
Akın, çok çarpıcı saptamalarını, sorularımızın yanıtlarına ustalıkla iliştirdi…


Hoşgeldiniz Ereğli’ye, nasılsınız?

(Çayından bir yudum alıyor.) Ohh, Zihni Derin’in anısına…
Kendisi, Rize’de çay ziraatini başlatan adam. Ne güzel bir insanmış değil mi? Bu güzel demli çayı, Zihni Derin’e borçluyuz…
Hoşbulduk. Zihni Derin’i anarak içilen çaydan sonra çok iyiyim. (Gülüyor) Çünkü Zihni Derin’i anarak içtiğiniz çay, ötekilerden daha lezzetlidir. Zihni Derin’i tanımayan bir insanın içtiği çay ile Zihni Derin’i anarak içilen çay aynı tatta değildir. Ben hayatı böyle yaşıyorum. (Gülüyor)

Çok yönlü bir sanat ve düşünce insanısınız. Şairsiniz, araştırmacısınız, gazetecisiniz, TV programı yapıyorsunuz, müze kurdunuz… Kendinizi en çok hangisine ait hissediyorsunuz?

Bilmiyorum. Aslında çok ayrı düşünmüyorum onları birbirinden.
Nasıl bir maestro, orkestranın karşısına geçer… Karşısında dev bir orkestra vardır. Üflemeli çalgılar, vurmalı çalgılar, yaylı çalgılar…
Maestro bilir ki; o değişik enstrümanların hepsini kullanacak. Onların biraraya gelmesi ile senfoni oluşacak. Ayrı düşünmez hiçbirini. Benim ki de öyle galiba… Bütün o işler, eylemler, ortaya koyduklarım, aslında benim orkestram, benim enstrümanlarım…
Ortak bir ses çıkar ortaya. Ve o ortak ses nedir biliyor musun: “Elinde ışık toplayan, karanlığa gitsin.”
O ışığı, kendi yüzünü aydınlatmakta kullanmasın. Çünkü ışık karanlıkta olmalıdır. Işığı, karanlığa itilen insanlara ulaştırmaktır bizim görevimiz. Aslolan o. Benim ne yaptığım önemli değil. Önemli olan, ışığı karanlığa götürebilmek…

Öğrendiğimiz kadarı ile sizden ilk olarak yazılarında Cemal Süreya bahsetti.

Çok büyük bir onurdu.

Bunun sizin için ne gibi avantajları ve dezavantajları oldu? O dönemde yazar-şair ortamlarında neler yaşadınız?

Çok güzel soru. Hiçbir avantajı olmadı. Büyük bir dezavantajı oldu.
Cemal Süreya, 1984’te benden bahsettiğinde, “1980’lerden sonra birşeyler yapacak, yetenekli, birikimli bir arkadaş” diye söz etmesi –ki o yıllarda ben 22 yaşındaydım. Şimdi o 22 yıldan daha fazla yaşadım. 1984’ten bu yana yani. Böyle söz ettiğinde çok gururlandım.
Cemal Süreya, ileriki yıllarda karşılaşmamızda dedi ki; “Sana aslında çok büyük kötülük yaptım. Bunu anlayacaksın.”
Gerçekten öyle… Çünkü, “şair”, “yazar”, onların çok küçük dünyaları olduğunu gördüm. Çekememezlik, kıskançlık, polemikler… Çok rahatsız etti beni. Ve ben, şairlerin, yazarların bulunduğu ortamlardan kaçarım.
Kendimi orada iyi hissetmiyorum.
Tabi bu aynı zamanda büyük bir yük. Yükün özelliği de şu; kendi kuşağımı bir yerde cepheleştirdi.
Size karşı bir önyargı oluştu…
Tamamen kıskançlık. Küçüklük, polemik, basit hesaplar…
Ne yazık ki öyle… Çünkü baksana şimdi ülkede yazarlar, şairler neredeler? Bu ülkeye müzeciliğin önemini, değerini, aydınlatmayı, aydınlanmayı, biz anlatmayacağız da kim anlatacak? Neredeler hani?
Benim çok öne çıkmam marifet değil ki. Biz, kalabalık olmalıydık. Biz, çok olmalıydık. İşte o küçük hesapları gördüm.
İyi oldu yine de, onların “hiç” olduklarını gördüm. Basit, kıskanç, saçma sapan, edebiyat adına değil, edebiyatı kılıf yaparak, kendi hezeyanlarını, tatminsizliklerini dile getiren bir yığın insan grubu olduklarını gördüm. Tabii, genel çerçevede konuşuyorum ben ve benim kuşağım için…

Genç bir insan olarak, o dönemde ağır bir psikoloji yaşamadınız mı?

Yok yaa, hiç umurumda olmadı. Ben, kendi derinliklerime daldım.
Şöyle düşün; denize gidiyorsun yüzmeye. Kıyıda insanlar deve güreşi yapıyor. Ve senin arkanda tüp, gözlüğün, dalmaya gidiyorsun, denizin dibine, derinliklere…
O, belini geçemeyen sularda deve güreşi yapanların dediklerini dert edinir misin? Sanane ya!.. Onlar deve güreşi yapmaktan başka bir şey bilmiyorlar ki!..
Sen derinlere dal… Edebiyat dediğin, koskocaman bir okyanus. Herkes, kendi nefesinin, ciğerinin büyüklüğüne göre dalıyor.

Çok sakin ve naif bir portre çiziyorsunuz. Gündelik hayatınızda da böylesi sakin misiniz?

Aslında Trabzonluyum. Deli dolu bir adamım. Ama sakinlikten anladığım benim; insanlara karşı cepheleştirmeden, kırmadan, insanları dinleyerek, onları anlayarak, anlamaya çalışarak sürdürdüğüm bir hayatım var.
Çünkü ben düşünce özgürlüğüne inanıyorum, demokrasiye inanıyorum. Düşünce özgürlüğü, “Herkes benim gibi düşünsün!” olarak algılanıyor bu ülkede… En sıkı düşünce özgürlüğü savunucusu arkadaşlarımın beyinlerinde duvarlar… Ne yazık ki…
Bernard Shaw’ın bir sözü var: “Dışarıdaki duvarları yıkmak kolay, önemli olan içerideki duvarları yıkabilmek!..” İşte ben, o duvarları yıkma çabasındayım. Bunu tek başıma yapamayacağımı biliyorum. Benim gibi düşünmeyen insanlarla beraber yapabileceğimizi de biliyorum. Bu yüzden demokrasiye inanıyorum. Çoksesliliğe inanıyorum.
O sakinlik, o huzur, birarada yaşama kültürünü, ben o değerlerde buluyorum.
Ama biliyorum ki onun da yolu aydınlanmak ve aydınlatmaktır. Bilmeyen bilmez, bilmeyenin suçu yok. Bilen de zaten biliyor.
Ama yarı-aydınlar var. Tehlikeli olan onlar. Ve benim ülkem yarı-aydın cenneti. Kulaktan dolma, yarım yamalak bildikleri ile ortada gözüken… Onlardan her yerde var. Ben onlardan çok korkarım. Bilmeyenden hiç korkmam. Amacım zaten onun yanında olmak. Bilen zaten aydın… Ama yarı-aydın var ya; işte onların karşısında sakin olamıyorum.

Peki ya yazarken…

Fırtınalar kopuyor içimde. Bir eseri kaleme alırken, yeni bir kitap yazarken, çok çekilmez, mendebur adamın teki olurum. Kavgam, kendi kendimle. “Çıtayı nasıl yükseltebilirim?” o kaygı.
O volkanlar, çağlayanlar... Beni çok başka biri yapıyor.
Ama asla ve asla bir insanı incitme taraftarı değilim. Hayatta en çok kaçındığım şey, bir insanı incitmektir, kalp kırmaktır.
Bir insan bir şeyleri bilebilir ama en iyi bilmesi gereken, “haddi olmadığıdır.” Ben haddini bilen biriyim. Hepsi bu kadar.

Yaşamdan Dakikalarda birlikte olduğunuz Haşmet Babaoğlu, Hıncal Uluç, Nebil Özgentürk, program dışında da görüştüğünüz ve sohbet etmekten keyif aldığınız arkadaşlarınız mıdır?

Hıncal hocayla, Haşmet Babaoğlu’yla pek sık görüşemiyorum. Nebil Özgentürk çok yakın arkadaşımdır. Onunla yine de arada bir bir araya gelebiliyorum. Ama biz daha ziyade o program öncesinde bir araya gelen dört arkadaşız. Güzel olan da bu zaten… Bu, hazırlıklı bir program olmaktan öte, hayata çok farklı pencerelerden bakan insanların da bir arada olup konuşabildiğini gösteriyoruz topluma. Buradaki dört aydın tavrını görüyoruz. Aydın, zaten dayanışma kültürünü besler. Ama yarı-aydın bir arada yaşama kültürünü yıkar. O, cepheleştirir, kutuplaştırır. Onları zaten görüyorsunuz.
Bizim programın bu denli sevilmesinin nedeni de aslında, işte o farklı düşüncede dört insanın, dört farklı enstrüman gibi bir araya gelip, ortak bir şarkıda bir şeyler yapma çabalarıdır. O yüzden çok beğeniliyor program…

Ülkemizde yeterince kitap okunduğuna inanıyor musunuz? Özellikle üniversiteli gençlik sizi sıkı takip ediyor, bununla ilgili ne mesaj vermek istersiniz? (Zonguldak’ta düzenlenen Edebiyat Şenliği’ne katılan çocuk yazarı Filiz Tosyalı mali bunalımların okumayı teşvik ettiğini söyledi. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?)

Ben, üniversite gençliğime hiç laf söyletmem. Onlar pırıl pırıl. Onların kitap okumayacağı, düşüncelerini ifade edemeyeceği ortamı bizler hazırladık. Yani 40 yaş üstü…
O çocuklar pırıl pırıl… Genç onlar, bizim umudumuz. Zaten okuyorlar. Onlara kitabı suç aleti olarak gösteren, okunmaması için de her şeyi yapan biziz, 40 yaş üzeri diyeyim size.
Benim, üniversitelerde sorgulayacağım gençler değildir. Tam tersi: koridorlar… O koridorlardaki odalarda yalnızlığına itilen öğretim görevlileri… Ben onları sorguluyorum. Onlar ne kadar okuyor mesela?.. Mesele orada!..
Sorunun diğer kısmına gelince; bu konuda herhangi bir bilimsel çalışma, bir veri olmadığı için bir şey diyemeyeceğim. O arkadaşımızın kendi düşüncesi olabilir. Doğru da olabilir, olmayabilir de… Ama o konuda benim ulaştığım hiçbir done, veri yok. Acaba bir çalışmaya, akademik bir çalışmaya dayalı mı bu söylediği?.. Yoksa, kulaktan dolma mı bilemediğim için bir şey diyemeyeceğim.
Benim bildiğim şudur; şunu ifade etmiş olabilir: Bu ekonomik bunalım, ülkede bazı şeylerin doğru gitmediğini ortaya koyuyor. Bu anda insanlar kitap okumaya başlıyor. Acaba kitap can simidi midir?.. Acaba kitap filika mıdır?.. Ben onu çok doğru bulmuyorum. Böyle oluyorsa da bunu sorgulamamız gerekir. Bundan çok da memnun olacak bir durumumuz yok.

Türkiye’nin ilk ve tek oyuncak müzesini kurduğunuzu biliyoruz. Bize, müze ile ilgili biraz bilgi verebilir misiniz? Meşakkatli bir çalışma mıydı?

Ben şikayetçi değilim. Çok zor bir iş yaptığımı biliyorum. Çok zor bir yolda yürümeye çalıştığımı da biliyorum. Madden ve manen çok büyük bir yük aldığımı da biliyorum. Ama şikayetçi değilim. Bunları bile bile girdim. Çünkü müzeleri olan bir toplumda demokrasi, bir arada yaşama kültürü güçlüdür. Müzeler bir toplumun hafızasıdır, belleğidir. Aydınlanma, ileriye gitme, uygarlık yolunda adım atmak, müzeleri olan toplumlar için mümkündür.

Neden “oyuncak müzesi”?

Çünkü aslolan hayal ve düş. Hayaller ve düşler var. Gerçek sonra gelir. Bilimin önünde düş vardır.
Bir öğrenci günlüğüne şunu yazmış: “Bir ışık demetinin üstüne oturup dünyayı oradan seyretmek isterdim.”
Şimdi, ışık hızına sahip bir aracın içinde düşünüyor kendini değil mi? Işık demetinin üstüne oturmak, ışık hızına ulaşmak demek. Peki, ışık hızına ulaşan bir araçla dünyanın döngüsünün tersine yol alırsak nereye gideriz? Zaman içinde yolculuğa çıkarız. Şimdi bu bir hayal…
“Bir ışık demetinin üstüne oturup dünyayı oradan seyretmek isterdim.” Bu çocuk kim biliyor musun? Einstein….
İzafiyet Teorisi’ni ortaya koyacaktır yıllar yıllar sonra… İşte bunun için oyun, oyuncak. Işık demetinin üstüne oturup oradan dünyayı seyretmen bir oyun… Işığı oyuncak yapmak.
Önce hayal, düş… Gerçek sonra gelir!.. Bunun anlatıldığı mekanlardır oyuncak müzeleri… Ve müzecilikte yeni bir konsept, yeni bir açılım. Bir yeniliktir oyuncak müzeleri… 40-50 yıldır dünyada oyuncak müzeleri ortaya çıkıyor. Ve bunun Türkiye’de de yapıldığına Batı inanmıyor. Bizi hep geride görürler ya!..
Bu anlamda dünyadaki 150 oyuncak müzesi arasında ilk beş sıradayız biz. Büyüklük, sergilenen eser ve sergileme biçimi bakımından en iyilerinden biriyiz.
Hafıza, bellektir aslolan. Müzeleri olan toplumda demokrasi vardır.
AB’ye üye olmak istiyoruz. Peki, bir kişi şunu sordu mu?
Bu birliklerine üye olmak istediğimiz Avrupa ülkeleri, önce zengin olup, parayı bulup sonra mı müzelerini açtı? Yoksa önce müzelerini açıp, o koridorlardan geçerek mi bugüne geldiler?
İkincisi elbette…
Hani yıllarca önümüze Avrupa’yı hedef koyanlar?.. Dürüst olsunlar, müzecilik konusunda ne yaptılar?
Sana bir şey söyleyeyim mi?
Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda ölmemiş olsaydı, bir orayı da müze değil otel yapmıştık.
İşte bu anlaşılsın. Kendi tarihini, kültürünü, değerlerini peşkeş çeken bir toplumun geleceği olamaz.
Paşabahçe’de cam fabrikası vardı. Harlı cam ateşleri yanardı. Cumhuriyetle birlikte yandı o ateşler. Dedim ki birini söndürmeyin bari. Nereden bulacağız bir daha? Dinlemediler…
İstedim ki; Kız Kulesi restaurant değil müze olsun…
Çünkü bunlar bizim tarihi değerlerimiz, ortak değerlerimiz. Biz bir şey yapamayacak mıyız kendimize ait?..

Biraz da ülke gündeminden bahsedecek olursak; ülkenin genel durumuna nasıl bakıyorsunuz? Politika için yeni açılımlar gerekli mi?

Ülkenin durumu ben. Ben iyiysem ülke iyi. Herkes kendisini en önde görsün.
Ben fırıncıyım, ekmek yoğururum. Hamur bu!.. Başka hamur yok. Ben yoğurursam ülkenin yeni açılımı vardır. Ben yoğurmazsam yoktur. Herkes bu sorumluluğu taşımalı üzerinde…

Türkiye, ekonomik kriz mi yaşıyor, yönetim krizi mi? Son günlerde sorulan en önemli soru bu.

İkisi bir bütün aslında, bunlar birbirine ters şeyler değil.
Aslolan şudur; kültür politikası eksikliği!..
Hep bunlar konuşulur ya, politika şu bu… Aslolan kültürdür. Başka bir şey değil. Ekonomiyi var eden kim? İnsan.
Peki nasıl bir insan?
Nasıl kostümlü bir insan?
İnsanı ortaya çıkaracak politika hangisi?
İnsanı ekonomi politikası mı var eder?
Hayır, kültür politikası!.. Türkiye’nin sıkıntısı; kültür politikası eksikliğidir. Bütün bölünmüşlük, parçalanmışlık, kentlerdeki cepheleşmeler, üniversitelerdeki cepheleşmeler… Hepsi bu ülkenin kültür politikasının eksikliğindendir.
Aydınlanma eksikliği… Bu, ışık toplama ve ışığı karanlığa götürme eksikliğidir. Bunu benden başka kimse söylemez ama gerçek bu.

Ne yapmalı?

Büyük bir aydınlanma, rönesans yaşanmalı Türkiye’de… 1923 devrimi o zaten. Cumhuriyet o.
Cumhuriyet’in kurumlarına bakınız. Cumhuriyet’in kurduğu eğitim kurumları nerede kapatıldıysa, orada koptu her şey.
Satranç oyununu iyi okumak lazım ki geçmişe dönük olarak; geleceğin doğru hamlelerini yapabilelim.
Türkiye’nin sıkıntısı, ekonomi, politika vs. değil. Bu yalan!..
Ama büyük bir kültür politikası eksikliği yaşıyor Türkiye… Bütün terörün nedeni, çatışmaların nedeni odur. Kültür politikası da aydınlanmadır!...
Bir ülkeyi oluşturan vatandaşlar, beyninde taşıdığı sözcük sayısı kadar demokrasiye katılır. Alt sınır 600’dür. Yani, bir ülkede eğer, sokaktaki insan beyninde 600 sözcük taşıyorsa, bu demokrasiye katkıdır. Çünkü beynimizdeki sözcük sayısı kadar kendimizi anlatabiliriz, beynimizdeki sözcük sayısı kadar karşımızdakini anlayabiliriz.
Türkiye’de bu sınır 200 sözcük…
Neymiş Türkiye’nin sıkıntısı?..


(25 Kasım 2008 / Demokrat) Bu haber 592 kez görüntülenmiştir.
 
 
Yorumlarınız
 
IP   35.168.62.171  
Ad Soyad*
Yorum*
Güvenlik Kodu:
Güvenlik Kodu  
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.  
 
 Günün Diğer Gelişmeleri
30 Eylül 2020
Tarihi Kentler Birliği’nin düzenlediği ‘2019 yılı Tarihsel ve Kültürel Mirası Koruma Proje ve Uygula..
29 Eylül 2020
Kdz. Ereğli Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü ekiplerince kent genelinde okulların bahçeleri yıka..
27 Eylül 2020
Zonguldak’ın Ereğli ilçesi Süleymanbeyler Köyü’nde vatandaş tarafından yakılan anız, kısa sürede büy..
27 Eylül 2020
Zonguldak-Ereğli yolu Delihakkı Mevkisi’nde sürücüsünün park ettiği otomobil yaklaşık 30 metre yükse..
26 Eylül 2020
Kdz. Ereğli Belediye Başkanı Halil Posbıyık, yenilenen Atatürk Kültür Merkezi’ndeki çalışmaları dene..
25 Eylül 2020
Kdz. Ereğli Belediye Başkanı Halil Posbıyık, Cehennemağzı Mağaraları’nı görmek için gelen turistleri..





 
Anasayfa | S�k Kullan�lanlara Ekle | Yay�n �lkeleri | K�nye | Reklam | Facebook | Twitter | �leti�im
ereglibulteni © 2012-2019 Tüm Hakları Saklıdır